Yıl 1347: Veba salgını, Avrupa nüfusunun %30’luk bir kısmını oluşturan, 25 milyon kişiyi, kendini güçlendirerek gelişen "Yersinia Pestis" bakterisinin etkisiyle yok ediyor. Hastalığın bilinen ve uygulanan en etkili tedavisi, aminoglikozid sınıfından bir antibiyotik. Üzerinden 670 yıl geçiyor.

Yıl 2017: BM Dünya Sağlık Örgütü açıklama yapıyor: "Birçok ölümcül hastalığın tedavisinden sezeryan, kemoterapi gibi enfeksiyon riski yüksek işlemlere kadar önemli kullanım alanlarına sahip antibiyotikler, artık insan vücudunda etki etmiyor". Üstelik risk bununla da sınırlı değil, aynı zamanda antibiyotiğe dirençli hale gelen bu 12 bakterinin genetik yapılarının, diğer bakterileri de etkileyebileceğini söylüyor. Çağrıda, Dünya Sağlık Örgütü, hükümetlerden destek istiyor.

Gıdalardaki Antibiyotikler

Bilinçsiz beslenme ve yanlış tüketim alışkanlıklarımızın sonucunda, gıdalardan düzenli olarak yüksek miktarlarda antibiyotiğe maruz kalıyoruz. Sonuç: Dünya Sağlık Örgütü’nün açıkladığı gibi, antibiyotikler, artık insanlar üzerinde istenilen etkiyi yaratmıyor...

670 yıl öncesine dönülebilir mi?

Tedavisi mümkün olan hastalıkların dahi kontrol altına alınamadığı, kitlesel ölümlerin yaşandığı bir dünya düşünebiliyor musunuz? Üstelik yaşanması olası bu korkunç senaryonun tek sorumlusu artık sadece bakteriler değil, aynı zamanda insanlık.. 

Reçeteye "Tavuk" Yazmak

1928 yılında Sir Alexander Fleming tarafından keşfedilerek, 1940 yılı itibariyle yaygın olarak kullanılmaya başlanılan ve mucize ilaç olarak adlandırılan, birçok bakteri kaynaklı hastalığın tedavisinde başarılı sonuçlar alınan antibiyotikler, neden dünya sağlığını tehdit eden bir noktaya geldi?

Bu sorunun kısa cevabı: Yanlış kullanım. Sorunun çarpıcı boyutu ise, "yanlış kullanım" tanımının sadece doktor tavsiyesiyle aldığımız antibiyotiklerle sınırlı olmaması. Eczaneden satın alarak kullandığımız antibiyotiklerin dışında, birçok farklı yolla daha bu mucize ilaçların tehdidi altındayız.

 

Neden Bu Kadar Çok Antibiyotik?

Kullanım, 2 ana sebep üzerine yaygınlaşıyor. İlki, hayvanlar için ideal şartların değil, endüstriyel üretime uygun şartların sağlanmasından ötürü, hayvanlar arasındaki salgın riskini azaltabilmek adına gerçekleştirilen kullanım. Bu kullanım türü, "amacımız insan sağlığı" söylemlerinin arkasına gizlenen bir yöntem gibi gözükse de, ne yazık ki daha geniş bir kullanım alanı daha mevcut. Hızlı büyümeyi sağlamak, daha az yem, daha hızlı satışa hazır hale getirilen canlılar.

Örnek olarak; bir hayvanın satışa hazır hale getirilmesi sürecinde verilen yem miktarı, canlı başına 1 kg ise, antibiyotik kullanımıyla bu oran 800 gr'lara kadar geriliyor. Bu noktada 200 gr'lık yem maliyetini, yıllık yüzbinlerce hayvan için hesapladığımızda, neden kullanımda en yaygın ve acımasız sebeplerden birinin "daha hızlı hayvan üretimi" olduğunu anlamak maalesef kolaylaşıyor.

İşi daha da ileri götürerek, uluslararası fastfood zincirlerinin en büyük tedarikçilerinden biri olan, uluslararası bir şirketin hazırladığı yem karışımı, amaç dışı kullanımda antibiyotiklerin neler yapabileceğini açıkça gözler önüne seriyor. Piliçlerin büyümesi için kullanılan ve 18 farklı tür antibiyotikten oluşan bu "kimyasal karışım", hayvanların, 30 gr ağırlıktan 2,5 kg ağırlığa sadece 40 günde ulaşabilmelerini mümkün kılıyor. Daha fazla üretim, daha düşük et maliyetleri, daha fazla karlılık. Peki insan sağlığı?

 

Ne Miktarda ve Hangi Yollarla Saldırı Altındayız?

Tarım ve hayvancılıkta antibiyotik kullanımı ve sonuçlarıyla ilgili sorulması gereken bu iki soru, maalesef cevaplanması en korkutucu iki soru aynı zamanda.

Nereden?
Topraktan, havadan, sudan. Günlük yaşamımızda kullanmak zorunda kaldığımız, yeraltı sularının karıştığı şebeke sularından, satın alınan ve tüketilen tarım ürünlerinin nerdeyse tamamına kadar çok geniş bir alanı etkiliyorlar. Antibiyotiğe karşı direnç kazanan bu bakteriler; yetiştirilirken antibiyotik kullanılan hayvanlara ait kesimhaneler, üretim tesisleri gibi alanların bacalarından, hava kanallarından, su giderlerinden yüzlerce metrelik alanlara yayılabiliyor. Yolculuk bununla da sınırlı kalmıyor. Toprağa karışan bu bakteriler tarım ürünlerini, tarım arazilerini doğrudan etkiledikleri gibi, yağmur sularıyla göllere, nehirlere, barajlara ve diğer çiftliklere ulaşıyor. Bu şekilde etkileşim halinde olan dirençli bakteriler; gelişiyor, ürüyor ve birbirleriyle genetik bilgi alışverişi yaparak antibiyotiklere karşı daha dirençli hale gelmenin yöntemlerini arıyorlar.

Ne Kadar?
Antibiyotiklerin hayvancılıkta kullanımında gelinen nokta şaşırtıcı verilerle karşımıza çıkıyor. 2009 yılında Amerika'da hayvancılık alanında 13.000 Ton antibiyotik kullanılmış. Bu rakam, Amerika'daki toplam antibiyotik kullanımının %80'ine denk geliyor. Ülkemizde de tablo çok farklı değil. Antibiyotik kullanımında Avrupa lideri olan ülkemizde kullanılan binlerce ton antibiyotiğin %60'ından fazlasının yine hayvancılıkta kullanıldığı söyleniyor.

 

Antibiyotik Direnci ve Küresel Tehdit

Sokakta oynayan bir çocuğun düşerek yaralanması sonucu hastaneye kaldırılması ve bacağındaki yaranın tedavi edilememesinden dolayı hayatını kaybetmesi.

Yaşadığımız yüzyıla, modern tıbbın geldiği son noktaya bakarak yorumladığımızda, bizlere son derece uzak gibi gözüken bu senaryo, rakamlarla desteklendiğinde, düşündürücü bir olasılık halini alıyor. Her yıl Avrupa'da 30.000'den fazla, dünya genelinde ise 1.000.000'a yakın kişi, çoklu dirençten dolayı hayatlarını kaybetmekte. Afrika kıtasında ise durum daha ileri boyutlarda. Kıtada, bulaşıcı hastalıklar dahil olmak üzere, bakteri kaynaklı hastalıklara karşı kullanılan antibiyotiklere gösterilen direnç oranı, %80'leri bulabiliyor.

 

Peki Bu Veriler Ne Anlama Geliyor?

Mevcut antibiyotikler, yıllardır bilinçsiz kullanım koşullarından dolayı artık etki etmiyor. İnsan vücudu, bu antibiyotiklere karşı direnç gösteriyor. Özel şirketler antibiyotik yatırımlarına sıcak bakmıyor. Sonuç olarak yeni antibiyotikler, yatırım maliyetlerinin yüksek olması ve üretim sonrasındaki yatırım geri dönüşlerinin düşük olması sebebiyle üretilmiyor, üzerine araştırmalar yapılmıyor.

Küresel tehdit haline gelen antibiyotik direnci konusunda araştırmalar yapan ve yeni antibiyotik türlerine ihtiyaç duyulduğunun farkında olan BM Dünya Sağlık Örgütü ise açıklama yapıyor: "Birçok ölümcül hastalığın tedavisinden, sezeryan, kemoterapi gibi enfeksiyon riski yüksek işlemlere kadar önemli kullanım alanlarına sahip antibiyotikler, artık insan vücudunda etki etmiyor". Çağrıda, Dünya Sağlık Örgütü, yeni türlerin bulunması için yatırım yapmaları konusunda hükümetlerden destek istiyor.

 

Ne Yapabiliriz?

Antibiyotiklerin dünyanın herhangi bir bölgesinde tedbirsizce kullanılması, sadece oradaki yerel halk için değil, dünyanın diğer yerlerindeki insanlar için de tehdit oluşturuyor.

Öncelikle bu konuda bilinçlenmek, gereksiz kullanımının önüne geçmek için hükümet politikalarının oluşturulmasını desteklemek, bu süreçler için karar vericileri teşvik etmek, STK'ların konu ile ilgili projeler üretmelerini sağlamak, çevremizi bilgilendirmek, doğru ve analizli gıda satışı yapan, bu ve benzeri konularda bilinçli, güvenilir kaynaklardan gıdalarımızı seçmek, birey olarak üzerimize düşen en önemli görevler.

 

İlaç Endüstrisi Tek Çare mi?

Hayır. Bilinçli beslenme kültürünü benimseyip; doğru ve bilimsel temellere desteklenen analizli gıdaları tercih ederek ve bilinçsiz antibiyotik tüketimi gerçekleştirmeyerek, bakterilere karşı kendimizi, sevdiklerimizi korumamız mümkün. Son yıllarda yapılan araştırmalar, bakterilere karşı doğal yöntemlerle mücadele edilebilmesi konusunda ciddi veriler ortaya koyuyor. Tüketilmeleri özellikle tavsiye edilen, en etkili seçenekleri şu şekilde sıralayabiliriz: Anason, zencefil, kekik, sarımsak, defne yaprağı, kereviz, karabiber, kimyon, brokoli, soğan, kırmızı biber ve tarçın.

2n14 olarak, antibiyotik analizli, kimyasallardan uzak yetiştirilen, korunaklı tarım alanlarında üretilen, aynı zamanda bakterilere karşı doğal korunma yöntemleri arasında yer alan ürünlerimizden bazılarını sizlerle paylaşmak isteriz.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER BAŞLIKLAR

Pestisitler

Uygulama aşamalarından sonra; toprağa, havaya, biyoçeşitliliğe, insan sağlığına da ciddi zararlar veriyor. En sarsıcı nokta ise: Kaybolmuyorlar... Topraktan havaya, havadan ise yağmur ve karla birlikte tekrar toprağa karışıyor, ekosisteme dahil oluyorlar.

Buzdolabımızdaki Sinsi Tehlike: Koruyucular

Haftalarca raflarda bekleyen, küflenmeyen yoğurtlar. Dondurulmadan, 3 aydan fazla dayanıklılığını koruyan mantılar. 20 gün boyunca yenilebilen "köy tipi" ekmekler... Bütün bu gıdaların ortak noktası, katkı ve koruyucu maddeleridir, yani gıda kimyasalları.

Bakteriler, Fermantasyon ve Beslenme

Kilo kontrolünden, hamilelik sürecine olumlu katkısına, kanser türleriyle savaşından, bağışıklık sistemimizi kuvvetlendirmesine, astımdan depresyonu önlemesine kadar bir çok olası olumsuz durum için, adeta bir kalkan vazifesi görüyorlar: bakteriler.

Endüstriyel Hayvancılık ve CLA

Zaman zaman gıda güvenliği standartları çerçevesinde spekülatif haberlerle, dönemsel tüketim artışına bağlı olarak fiyat dalgalanmalarıyla ve ithalat süreçlerine yerel üretici birliklerinin yaptığı itirazlarla gündeme gelen, en tartışmalı temel besinlerimizden biri: Kırmızı et.