"Veritas Numquam Perit"
Gerçekler Asla Kaybolmaz

MS 60’lı yıllarda, Roma’lı ünlü düşünür Seneca tarafından söylenen ve üzerinden asırlar geçmesine rağmen haklılığını günden güne arttırarak ispatlayan bu söz, verdikleri zararları maskelemek, yarattıkları yıkım süreçlerini "doğal süreçler" gibi göstermek isteyen gıda şirketleri için, adeta bir tokat niteliği taşımakta.

Daha uzun süre raf ömrü olan gıdalar, daha çok bağımlılık yaratan ve farklı lezzet reseptörlerine hitap eden laboratuvar üretimi "gıdamsılar", daha düşük maliyetli hammaddelerin getirdiği yüksek karlılık... Peki, sanki bu ürünleri tüketmediğinde yaşamın bir anlamı kalmayacakmış gibi hissettirilen "insan", bu tablonun neresinde?

HER SORUNA BİR ÇÖZÜM

6 ay rafta durması "zorunlu" olan ürünler için "Koruyucular"…
Daha yoğun, zor bozulan ve sıkı bir forma sahip olması istenenler için "Kıvam Arttırıcılar"...
Rengi mat olanlara, daha parlak bir görünüm kazandırmak için "Parlatıcılar"...
Rengi koyu olanlara, daha taze, daha saf görünmeleri için "Ağartıcılar"...
Mevcut tat ve koku az geliyorsa "Aroma Arttırıcılar"...
Stabilözörler, un işlem maddeleri, modifiye nişastalar...
Sayısız kimyasalı tanımlayan, 300’den fazla "E" kodu verilmiş yapay içerik.

Bu haftaki "Buzdolabımızdaki Sinsi Tehlike: Koruyucular" isimli araştırma dosyamızın ilk bölümünde, görünenden daha çok görünmeyene odaklanmayı tecih ettik.

Buzdolabınızı açın ve araştırma dosyamızın bu haftaki bölümünü okurken, daha önce satın aldığınız ürünlerin etiketlerini tek tek incelemeye başlayın.

Tavsiye: Sadece buzdolabınızdaki sosis veya yoğurt etiketlerine değil, mevcutsa hazır bebek mamalarının etiketlerine de bir bakın...

YENİ ÖNLEMLER

Avrupa Birliği tarafından belirlenen "E" kodları uzun yıllardır hayatımızda. E123, E239, E510... Günümüzde, bilinçli olsun olmasın birçok tüketici, marketlerden veya farklı mecralardan alışveriş yaparken, gıda etiketlerinde yer alması zorunlu olan içerik bölümüne bakarak, "E" ile başlayan gıda kimyasalları hakkında az çok fikir sahibi. Fikir sahibi olmasalar dahi bu kodların, gıda katkı maddelerine ait olduğunu bilmekteler.

Yıllardır dilden dile dolaşan zararları, haklarında yapılan bilimsel çalışmalar, sayısız tartışma programlarına konu olmaları ve birçok bilim insanının belirttikleri görüşleri dolayısıyla, toplumun gıda güvenliği hassasiyetleri daha yüksek olan kesimi, "E" kodları konusunda çok daha dikkatli.

Peki "E" ler konusunda hassasiyet günden güne hızla artarken; kar amacı gözetmeden, sözde insanlık adına çalışan vakıfların sponsorluklarında hareket etmeden, toplumu bilinçlendirmek için uğraşan bir avuç değerli bilim insanı, kendilerini ortaya atıp "kral çıplak" derken, milyar dolarlık endüstri, olanları sadece uzaktan seyrediyor, farklı çözümler üretmiyor mu sanıyorsunuz?

MASKELER = SEMPATİK İSİMLER

"E" kodu ile başlayan kimyasalların, gıda katkı kimyasalları olduğunun daha geniş kitlelerce öğrenilmesinin üzerine, yeni patentli isimler veya daha genel tabirlerle oluşturulan gıda etiketleri, daha anlaşılmaz ve "daha az" tehlikeli bir kimliğe büründüler.

 "E" kodlu kimyasallara göre, kulağa daha "tehlikesiz" gelen terimlere beraber bir göz atalım.

Örnek olarak Vitamin C. Tükettiğiniz birçok gıdanın üzerinde "Vitamin C", "Ascorbic Asit" veya "vitamin" olarak rastlayabilirsiniz. Peki bu sentetik vitamin C nasıl üretiliyor? Dünya genelindeki sentetik vitamin C’lerin büyük bir çoğunluğu, genetik müdahaleye uğramış mısırların fermantasyonu sonucu elde edilmektedir. Yararlı sanılanın aksine, birçok zarara sebebiyet verebilmektedir.

Doğal renklendiriciler yine bu sınıfta yer almaktadır. Doğallıkla ilgisi olmayan, ekstraksiyon, yani ayırma işlemi dahil birçok kimyasal endüstriyel sürecin sonunda elde edilen kimyasallardır.

Diyet tatlandırıcılar ise konunun başka bir boyutu. Son yıllarda obezite ve tip 2 diyabetle direk bağlantıları kanıtlanmış olan, özellikle diyet ve düşük kalorili ürünler kategorisinde kullanılan Acesulfame-K kanser ve tiroid sorunlarına; Aspartamez, nörolojik sorunlardan idrar yolu enfeksiyonlarına ve kansere, Saccharine’nin ise mesane ve yumurtalık kanserlerine sebebiyet verdikleri kanıtlanmıştır.  

Saf bitkisel yağlar, yine "saf" kelimesinin anlamından çok uzaklarda, endüstriyel olarak rafine edilmiş, ağartılmış, deodorize edilmiş ve birçok kimyasal süreçten geçirilmiş türlerdir.

Doğal tatlandırıcıların da artık "doğal" olmadıklarını tahmin edebiliyorsunuzdur. Yapay tatlandırıcılarla hemen hemen aynı fiziksel, enzimatik ve mikrobiyolojik süreçler kullanılarak üretilmektedirler.

EN GİZLİ TEHLİKE

Yukarıda kısaca bahsettiğimiz ve benzeri isimlerle paketli gıdalarda yer alan, sıkça karşımıza çıkan kimyasalların haricinde, çok daha geniş ve "gizli" bir şekilde yaygınlaşan, tahmin edilmesi zor yerlerde karşımıza çıkan bir tehlikeden, "Monosodyum Glutamat"dan da bahsetmeden geçemeyeceğiz.

Kısaca MSGE-621 olarak da bilinen bir katkı maddesi olup, glutamik asidin tuzudur. Gıdaları daha lezzetli hale getirerek, normal tüketimlerinden çok daha fazla tüketilmelerine sebebiyet veren bir kimyasaldır.

MSG’nin farkı, sadece kendi adı altında değil, farklı yüzden fazla isim altında gıdalarda bulunabilmesinden ötürü, önlem alınması ve fark edilmesinin zor olmasıdır.

Kanser türleri, Alzheimer, ritim bozuklukları, baş ağrısı, depresyon gibi birçok rahatsızlıkla ilişkilendirilen, hamilelik sürecinde yol açabileceği tehlikelerden Parkinson’a kadar geniş bir etki alanı olan MSG; endüstriyel üretim sucuk, sosis, salam, pastırma, işlenmiş diğer et ürünleri, soslar, donmuş/donmamış yiyecekler, cipsler, hazır çorbalar, baharat karışımları, kuruyemişler, katı yağlar ve hatta bebek mamaları gibi sayısız üründe, birçok farklı isim altında bulunabilmektedir.

MSG kimi zaman karşımıza "kıvam arttırıcı", "lezzet arttırıcı", "doğala özdeş aroma" gibi daha anlaşılabilir isimlerle, kimi zaman ise "Kalsiyum Glutamat", "Magnezyum Glutamat", "Hidrolize Protein", "Maya", "Hidrolize Peynir Altı Suyu Proteini", "Soya Proteini", "Enzimler", "Kazein Hidrozilatı", "L-cysteine", "Karregenan", "Maltodekstrin", "Pektin", "Glutamik Asit", "Jelatin" gibi isimler altında çıkabilmektedir.

PEKİ NASIL KORUNMALIYIZ?

Bilinçsiz gıda tüketimi gerçekleştiren bir bireyin, 1 yılda, ortalama olarak kendi ağırlığı kadar koruyucu kimyasalı tükettiği gerçeği, gıda katkı maddelerinin hayatımızda ne kadar büyük bir yer edindiğini veya edinmeye çalıştığını göstermektedir. Paketlenmiş, endüstriyel işlemlerden geçirilmiş, uzun raf ömürlerine sahip, içinde sayısız kimyasal barındıran, doğal renklerinin ve aromalarının dışında üretimleri yapılan, güvenilir kuruluşlardan analizlerini sunamayan şirketlere ait ürünlerden uzak durmak, bu saldırılara karşı kendinizi ve ailenizi korumanın ilk yöntemi olarak değerlendirilebilir.

İkinci aşamada ise hücrelerinizin "gerçekten" ihtiyacı olmayan gıdalardan uzak durmanız, doğru beslenme yolculuğunuzun %80’lik bir kısmını başarıyla tamamlamanızı sağlayacaktır.

Son aşamada ise, bir gıdayı satın almadan önce, dedenizin veya büyükannenizin bu gıdayı tüketip tüketmediği sorusunun cevabı, size ve ailenize hastalıklardan uzak, her zaman sağlıklı ve kaliteli bir yaşamın kapılarını sonuna kadar açacaktır.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER BAŞLIKLAR

Pestisitler

Uygulama aşamalarından sonra; toprağa, havaya, biyoçeşitliliğe, insan sağlığına da ciddi zararlar veriyor. En sarsıcı nokta ise: Kaybolmuyorlar... Topraktan havaya, havadan ise yağmur ve karla birlikte tekrar toprağa karışıyor, ekosisteme dahil oluyorlar.

Buzdolabımızdaki Sinsi Tehlike: Koruyucular

Haftalarca raflarda bekleyen, küflenmeyen yoğurtlar. Dondurulmadan, 3 aydan fazla dayanıklılığını koruyan mantılar. 20 gün boyunca yenilebilen "köy tipi" ekmekler... Bütün bu gıdaların ortak noktası, katkı ve koruyucu maddeleridir, yani gıda kimyasalları.

Bakteriler, Fermantasyon ve Beslenme

Kilo kontrolünden, hamilelik sürecine olumlu katkısına, kanser türleriyle savaşından, bağışıklık sistemimizi kuvvetlendirmesine, astımdan depresyonu önlemesine kadar bir çok olası olumsuz durum için, adeta bir kalkan vazifesi görüyorlar: bakteriler.

Endüstriyel Hayvancılık ve CLA

Zaman zaman gıda güvenliği standartları çerçevesinde spekülatif haberlerle, dönemsel tüketim artışına bağlı olarak fiyat dalgalanmalarıyla ve ithalat süreçlerine yerel üretici birliklerinin yaptığı itirazlarla gündeme gelen, en tartışmalı temel besinlerimizden biri: Kırmızı et.